|
Hüseyin Cöntürk özel koleksiyonu Bilkent'te
_______________________________________________________
Eleştirmen Hüseyin Cöntürk'ün 4 binden fazla kitaptan oluşan özel koleksiyonu, Bilkent Üniversitesi'nde sergileniyor.
Bilkent Üniversitesi'nden yapılan açıklamaya göre, 1960 kuşağının önde gelen eleştirmenlerinden Hüseyin Cöntürk'ün 4 binden fazla kitabı, ailesi tarafından üniversite kütüphanesine bağışlandı.
Sanatseverler, Cöntürk'ün eleştirel notlarının da yer aldığı özel koleksiyonu, Bilkent Üniversite Kütüphanesi'nde inceleme fırsatı bulabilecek.
*****************************************
2003'te yitirdiğimiz eleştirmen Hüseyin Cöntürk'ün tüm yazıları iki cilt halinde yayımlandı
Cöntürk'ü yeniden hatırlarken
M. BÜLENT KILIÇ
_______________________________________________________
Türkçe edebiyatın ilk önemli maddeci eleştirmeni ve nesnel eleştirinin kurucusu Hüseyin Cöntürk 'ün, edebiyattan uzaklaştığı 70'li yıllara kadar kaleme aldığı yazılar ve basılmış kitapları, Yapı Kredi Yayınları tarafından, iki cilt halinde yeniden yayımlandı.
Söz konusu iki cilt, 1955-1970 yıllarının en üretken edebiyatçılarından biri olan Cöntürk'ün, yöntem, görüş ve yaklaşımlarının bugünün gözüyle yeniden değerlendirilebilmesine olanak sağlıyor. Yaşadığı günlerde sık sık ''Bugün yeniden yayımlamam gerekse eski yazılarımdaki görüşlerimin ne kadarını kabul ederim, bilemiyorum'' diyerek yaklaşımındaki büyük dönüşüme işaret eden Cöntürk'ün yazıları, yine de eksiksiz olarak kitaplardaki yerini aldı.
Müthiş bir tutku ve ödünsüz bir çalışma disipliniyle, Osmanlıcadan İngilizceye, Divan edebiyatından postmodernizme uzanan geniş bir alanda sayısız metni didik didik eden, notlar alan, irdeleyen bu yaşlı adamın pek çok dönüşüm yaşaması ve hayatını, bazen birbiriyle ciddi farklar içeren dönemlere bölmüş olması anlaşılır bir şeydir.
Her zaman 'genç' eleştirmen
Hüseyin Cöntürk, ''Eleştirmemiz Üçüncü Döneminde'' başlıklı yazısında da belirttiği üzere, kendisini Nurullah Ataç 'tan sonraki dönemin, yani 'İkinci Eleştirme Dönemi' nin birkaç temsilcisinden biri olarak kabul eder. İngiliz-Amerikan eleştiri kuramlarının etkisi altındaki Cöntürk, uzun yıllar boyunca, 'Yeni Eleştiri' kuramlarını Türkçe edebiyat örneklerine uygulamaya çalışır. Metni esas alır, metnin dışına çıkmaz. Metni tarihsel-toplumsal bir bağlama yerleştirmeye uğraşmaz. Bu yüzden de, değişik dönemlerde apolitik ve Amerikancı olarak nitelenir.
'Şairler Sözlüğü' başlığı altında, sayısız şair hakkında yazılar yazar ve bunları, Dönem, Devinim, Yordam gibi, yazı kurullarında bulunduğu dergilerde yayımlar. 'Şairler Sözlüğü' , 1960-1970 arası dönemin, en çok fırtına koparan yazıları arasında yer alır. Cöntürk, bu yolla, bir eleştirmen olarak, eleştiride sürekliliği sağlar ve şiir şiir izlediği şairin yaşadığı dönüşümü kavrayarak, gerektiğinde görüşünü değiştirir. Ona ''ilk önemli maddeci eleştirmen'' sıfatını yakıştırmamızın nedenlerinden biri de budur.
Eleştiri kurumunu kuramsal olarak yerleştirmek için 'Eleştirmeden Önce' ve 'Çağının Şairi' adlı kitaplarından başka pek çok yazı yayımlar. Edebiyatın güncel sorunlarıyla ilgili sayısız yazı kaleme alır. İngilizceden kuramsal yazılar çevirir. Bütün bu çalışmalarıysa, öncelikle kendi dergilerinde, zaman zaman da desteklemek istediği başkaca dergilerde yayımlanır.
Meraklı okur, yeni yayımlanan bu iki cildi okuduğunda, bu sıraladıklarımızla ilgili metinleri irdeleme olanağı bulacağı için, Cöntürk'ün, kitaplarının sınırlarını aşan yanları üzerine de birkaç söz söylemekte yarar var.
Hüseyin Cöntürk için en önemli şey, edebiyatın geçmişiyle ve bugünüyle hesaplaşmaktır. Eski metinleri 'bugünün zevki' yle okuduğumuzda bir etkinin kalıp kalmamasını bir ölçüt olarak kabul etmektedir. Abdülhak Hamit 'i dışlayıp Tevfik Fikret 'i önemsemesi de bu yüzdendir. Pekiyi ama 'bugünün zevki' nin ne olduğunu nereden bilebiliriz? Ona göre, bu 'zevk' i en iyi temsil edenler gençlerdir. Çünkü yenilik, daima onların ürünleriyle gelir, onların çabalarıyla boy verir. Bu yüzden de Cöntürk, kadrosunda bulunduğu 'Dönem' dergisini bırakıp 'Devinim 60' dergisi saflarına geçtiği tarihten başlayarak, ölümüne kadarki yaklaşık 40 yıllık zaman dilimi boyunca, neredeyse sadece gençlerle ahbaplık etti. Okuduğu yaşça daha büyük edebiyatçıların kitaplarını da yine gençlerin önerilerini, bakış açılarını, zevklerini gözeterek belirledi.
Edebiyatın bugünüyle hesaplaşma konusuna gelince... Hüseyin Cöntürk için bunun da iki önemli ayağı olsa gerekti. İlki, eleştiri kurumunu nesnel-kuramsal temeller üzerinde inşa etmek, edebiyat ortamı içinde dolaşımda olan edebi metinleri her uğrakta yeniden ve yeniden eleştirel bir süzgeçten geçirmekti. Bunun için de, gençlerin, mutlaka edebiyat eleştirisiyle ilgilenmeleri gerektiğini düşünüyor ve dergilerinde şiirini ya da öyküsünü yayımlayacağı gençlere bir de eleştiri yazısı yazma zorunluluğu getiriyordu. Eleştirinin yolunun, kötü olanın, niteliksiz olanın niteliksizliğinin altının boyuna çizilmesinden çok, nitelikli olanın niçin nitelikli olduğunun ortaya konulmasından geçtiğine inanıyordu.
Dün ve bugünle hesaplaşma
Edebiyatın bugünüyle hesaplaşmanın ikinci ayağını ise Hüseyin Cöntürk'e göre, 'örgütlenme' ve 'güdümlenme' konuları oluşturuyordu. Cöntürk, 1968 yılında kaleme aldığı 'Örgütlenmeden Yana' adlı yazısında, edebiyatla uğraşan gençlerin, kendilerine ''Kimlere, nelere karşı çıkarsam, onlarla ayrışmamı ve çatışmamı büyütürsem kendimi koruyabilirim? Kimlerle birlik ve nelerden yana olursam kendimi geliştirebilirim'' sorularını sormaları gerektiğinden söz eder. Cöntürk, edebiyatçı gençler için ideal örgütlenme biçiminin kendi dergilerini kurmaktan geçtiğine inanır. Bu nedenle de o günlerden başlayarak ölümüne kadarki süreçte gençlerin çıkardığı dergileri sadece düşünsel olarak değil, maddi olarak da destekler. 'Alan' dergisi ve Eşber Yağmurdereli 'nin çıkardığı 'Yeni Eylem' , desteklediklerinden bazılarıdır. ''Biz güdümlü edebiyattan yana değiliz. Şair ve hikâyeciye yol göstermeye kalkacak değiliz'' diyen Cöntürk'ün eleştiride güdümlülükten anladığıysa edebiyatın bütün çevreleriyle bir disipline, bir plana bağlanmasıdır. Çünkü, güdümlülük herkesin (eleştirmenlerin) istediği gibi yazmasını değil, yazılması gerektiği gibi yazmasını gerektirir.
Türkiye edebiyat ortamı, uzun yıllardır susarak 'ölüme' mahkûm ettiği, unuttuğu ve unutturduğu bu büyük eleştirmeni hiç de yabancısı olmadığımız bir biçimde, yani ölümünden sonra bir kez daha gündeme getiriyor. Umarız bu, edebiyat ortamı için olumlu sonuçlar üretir ve yararlı olur.
Cumhuriyet 11.04.2006
********************************************
Sessiz Eleştirmen: Hüseyin Contürk
_______________________________________________________
Şiir Odası dergisi yeni sayısında, otuz yıldır suskunluğu seçen edebiyat eleştirmeni Hüseyin Cöntürk'ü tartışıyor
ERDAL DOĞAN
İSTANBUL - Bedrettin Cömert, 4 Ekim 1971 tarihli 'Barış' adlı bir yayında "Hüseyin Cöntürk'e gelince; o hayattadır ama eleştirmeci olarak yaşıyor diyemeyiz ona. Eleştirmeci olarak yaşayabilmek için yazılarla sürekli olarak soluk almak gerekir" diyor. Ankara'da yayımlanan Şiir Odası dergisinin yeni sayısı, hâlâ hayatta olan ama yazılarıyla soluk almayan bu eleştirmenimizi konu ediniyor. Edebiyat eleştirisine katkıları bugün için önemini koruyan Hüseyin Cöntürk'ü.
Yaklaşık otuz yıldır kendi köşesinde yaşamını sessizce sürdüren Cöntürk'ün eleştirmenlik serüveni 1956-1970 yılları arasında geçer. 14 yıllık bu süre içinde biri şiir kuramı, öteki eleştiri kuramı olmak üzere iki kitap yayımlayan Cöntürk'ün çalışmalarını daha çok şiir, eleştiri kuramları ve şairler üstüne yaptığı incelemeler oluşturur. Cöntürk, yazın serüveni boyunca çalışmalarındaki Anglosakson kaynaklı Yeni Eleştiri kuramının izleriyle dikkatleri üstünde toplar.
Şiir Odası dergisindeyse Hüseyin Cöntürk'ün eleştirmen kimliğini değerlendiren Eser Gürson, Veysel Çolak, Hüseyin Peker, Nizamettin Uğur ve Bedrettin Cömert ağırlıkla eleştirmenin 'Türk edebiyat eleştirisine getirdiği yenilikler' üzerinde duruyorlar.
Eser Gürson: Onu tanımadığını söyleyen eleştirmenler bile gerçekte
ikinci ya da üçüncü elden ondan beslenmektedirler. Son otuz yılın Batı kaynaklı eleştiri kuramlarının Türkiye'deki uygulamalarında onun eleştirisi, kimi zaman besleyici zengin bir damar, çoğu zaman da bir çıkış, bir devinim noktası, bir bilimsel disiplin örneği olarak işlevini sürdürmektedir.
Veysel Çolak: Hüseyin Cöntürk'ün girişimini, kaçırılmış bir fırsat olarak görenler; hiç de haksız değil. 1950'li yıllarda, eleştirmenler bir araya gelerek, bir eleştiri kuramını oluşturmayı deneseydiler; bugün eleştirinin, edebiyatın daha iyi bir noktada olamayacağını hiç kimse söyleyemezdi. Eleştirinin bugünkü durumuna bakınca Hüseyin Cöntürk'ün hâlâ tartışılabileceğini rahatça söyleyebiliriz.
Hüseyin Peker: Cöntürk edebiyata yakışan hizmetler vermiş az sayıda olan yazarlardan biridir. Kaldığı yerde kalmamıştır. Yazmadığı yerde durmamıştır. Söyleyeceklerinin arkası vardır. Bunları her zaman genç kalan kuşaklar, ondan sonra gelenler merak edeceklerdir. Hüseyin Cöntürk'ün şemsiyesi sadece gençleri korur, yaşı tutmayana, yaşı ilerleyene ise ıslanmak kalır.
Saygın eleştirinin kitabı: Çağının Eleştirisi
DEVRİM DİRLİKYAPAN
_____________________________________________________
Türk edebiyatında bilimsel eleştirinin öncülerinden biri olan Hüseyin Cöntürk’ün yapıtları, Yapı Kredi Yayınları tarafından Çağının Eleştirisi adıyla 2 cilt hâlinde yayımlandı.
Selahattin Özpalabıyıklar’ın editörlüğünde Ege Berensel’in yayıma hazırladığı ve Güven Turan’ın bir yazısıyla okuyucuya sunulan Çağının Eleştirisi, Cöntürk’ün daha önce yayımlanmış kitaplarının yanı sıra dergilerde kalmış yazılarına ve “hipertekstler”ine de yer veriyor.
1950-60’lı yıllarda Pazar Postası, Türk Dili, Yeditepe, Yeni Ufuklar ve Varlık gibi dergilerde yayımladığı yazılarla, edebiyat eleştirisine nesnel ve bilimsel ölçütler getiren Hüseyin Cöntürk, 1960’ların sonundan itibaren yazmaya “ara verse” de edebiyat eleştirisinde varlığı her zaman hissedilen bir eleştirmen olmuştur. 1963-65 yıllarında Dönem ve 1965-68 yıllarında Yordam dergisini çıkaran Cöntürk’ün daha önce 5 kitabı yayımlanmıştır: Eleştirmeden Önce (1958), Çağının Şairi (1960), Turgut Uyar (1961 - Asım Bezirci’nin Edip Cansever incelemesi ile birlikte), Günlerin Getirdiği Götürdüğü (1962 - Asım Bezirci ile birlikte), Behçet Necatigil ve Edip Cansever Üstüne (1964).
Eleştirmeden Önce adlı ilk kitabında eleştiri anlayışını ve yöntemini oluşturmaya çalışan Cöntürk, eleştiriden beklentisini de “bir eleştirme göreneğinin kurulması” (66) şeklinde ifade eder. Cöntürk’e göre öncelikle “bir eleştirel değer ölçüleri sistemi” kurulmalıdır ve bu sistemin de her şeyden önce “saygın” olması gerekir (40). Saygın olmayan sistemler arasında ise “katı uç” ve “sıvı uç” olmak üzere iki karşı kutuptan söz eder. Katı uç, bir yapıtı “şöyle olmalı, böyle olmalı” şeklindeki kalıplarla değerlendiren ve kendi ölçülerine uymayan yapıtları çoğunlukla aforoz eden “yargıççıl eleştirme”dir. Sıvı uçta ise bırakın bir sistemi, bazen ayrı ayrı ölçüler bile yoktur ve “eleştirme” adı altında izlenimler sıralanır. Katı uca Fethi Naci’yi, sıvı uca da Nurullah Ataç’ı yakın bulan Cöntürk’e göre saygın eleştiri, bu ikisinin ortasında yer alır ve parolası da “olursa”dır. Saygın olan sistemler, “şu ya da bu nitelikte ‘olursa’ yapıtları beğenirler, fakat bu nitelikte olmayanların da güzel olabileceğini kabul ederler” (43). Cöntürk’ün eleştiri sisteminde önce nesnelliğin gerektirdiği bir yöntem uygulanacak, daha sonra öznel görüşler belirtilecektir. Ona göre öncelikli olan metin incelemesidir. Ancak, bazı yazarların sandığı gibi, metin dışı unsurları da yok saymaz. Hatta, edebiyat dışı alanların da edebiyat incelemesine katkısı olacağını düşünür. Buna bağlı olarak, bir yapıtı farklı birikimleri olan insanların bir araya gelerek değerlendirmesini, kendi deyişiyle “eleştirmede işbirliği”ni yararlı bulur. Yazarın eleştiri anlayışını ortaya koyma çabası, Günlerin Getirdiği Götürdüğü adlı kitapta da sürer. Buradaki yazılarında Suut Kemal Yetkin’in Günlerin Götürdüğü adlı kitabını odak alarak, izlenimci eleştirinin çıkmazlarını ortaya koyar.
Çağının Şairi adlı kitabında ise şiire bakış açısının nasıl olması gerektiği üzerinde durur. Şiirde öz, biçim, bağlam, deformasyon, dil ve müzik gibi konuları ele alan yazar, bir yandan şiir kuramını belirlerken, öte yandan dönemin tartışma konularına kavramsal boyutta katılarak bir bakıma neyi nasıl tartışmak gerektiğini de göstermiş olur. Örneğin, bir yazısında Muzaffer Erdost’un “bir şey söylemeyen şiir” savına, düşüncelerini kuramsal temele oturtarak karşı çıkar. “Bir Şey Söylemeyen Şiir”, “İkinci Yeni”nin isim babası sayılan Erdost’un 1956’da Pazar Postası’nda yayımladığı, İkinci Yeni tartışmalarının yoğunlaşmasına neden olan yazılardan biridir. Erdost, bu yazısında İkinci Yeni şiirini bir kilim desenine benzetir ve şiirin de bir kilim deseni gibi hiçbir şey söylemediğini, bir şey söylüyorsa bunun rastlantısal olduğunu savunur. Cöntürk ise Erdost’un bu yaklaşımının “eleştirel olmaktan çok metafiziksel bir yön” (162) taşıdığını, şair ile okur arasında var olan bağı kopardığını ifade eder. Düşüncelerine T. S. Eliot’ın “sanat yapıtı, yazar ile okuyucu arasında bir yerde durur” (160) sözünü temel alan Cöntürk’e göre şairler, şiirlerini “bir kümenin duyarlık ve anlayışına seslenecek şekilde yaratırlar, onun akıbetini rastlantıya bırakmak istemezler. Rastlantıdan gelecek değerlendirmeye belki karşı gelmezler, fakat asıl istedikleri değerlendirme, yapıt ile okuyucusunun yaşantıları arasında az çok belirli bir uyum kuran bir değerlendirmedir” (163).
İkinci Yeni’nin görünmez destekçisi
Öte yandan, 1950’lerin ortalarından itibaren şiirimizde görülen değişmeyi birçok eleştirmen “İkinci Yeni” adlandırmasıyla genelleştirirken, Cöntürk, bu adlandırmayı kullanmamış, genelleme yapmanın ve birçok farklı özelliği bulunan şairleri aynı başlık altında değerlendirmenin kolaycılığından uzak durmaya çalışmıştır. Yazılarında kavramlardan hareket ettiği için dönemin tartışmalarında pek adı geçmez. Ancak, Güven Turan’ın Çağının Eleştirisi’nin giriş yazısında da belirttiği gibi, İkinci Yeni’nin “şiirde kendini kabul ettirişinin bir ucunda gerçekten güçlü şairler ve sıkı şiirler duruyorsa bir ucunda da Hüseyin Cöntürk durmaktadır” (11). Edip Cansever, Behçet Necatigil ve Turgut Uyar üzerine yaptığı incelemeler, bu şairler hakkında yapılmış en iyi çalışmalar arasındadır ve bazı yönleriyle bugün bile geçerliliğini korumaktadır.
Cöntürk’ün başarısının temelinde eleştiri türüne saygı duymanın ve eleştiriyi bir bilim olarak kavramanın yattığı söylenebilir. Yapıtlarındaki bilimsellik, yazıların yalnızca dış görünümüne bakıldığında bile fark edilebilir. Örneğin, bilgisayarın olmadığı bir çağda kitaplarının sonuna “indeks” koymayı ihmal etmemiş, kullandığı kaynakları açık ve net bir şekilde göstermiş, metinlerde geçen terimlerin karşılıklarını vermiş, hatta yazıların daha önce hangi dergilerde yayımlandıklarını bile belirtmiştir.
Cöntürk’ün bilimsel dikkati ve titizliği, kitaplarına almadığı, ama Çağının Eleştirisi’nde bir araya getirilen diğer yazılarında da görülebilir. Özellikle “Kuramsal Yazılar”ında ve “Eleştirme Sözlüğü”nde kavramların doğru anlaşılmasına ve yerinde kullanılmasına büyük önem verdiği gözlenen Cöntürk’ün “Metin İncelemeleri”, “Tartışmalar”, “Tavır Yazıları” ve “Kitap Eleştirileri” gibi bölümlere ayrılmış yazılarında nesnel eleştiri anlayışının izleri sürülebilir. Buna karşın, dergilerde şiirleri çıkan şairleri değerlendirdiği “Şairler Sözlüğü”ndeki yazılarında ve diğer bazı yazılarında son derece öznel sayılabilecek düşüncelere rastlamak da mümkündür. Kitabın sonuna alınan ve okuyucunun ilk kez karşılaşacağı “Hipertekstler” bölümü, bu açıdan epeyce farklı bir çalışmadır. Hipertekst’i yalnızca bir şiir yazma biçimi değil, “eleştirel bir tür” (641) olarak gören Cöntürk, bu bölümde bazı şairlerin şiirlerini bir metinler arası tasnife tutarak yeniden yazar. Cöntürk’ün hem yaratıcı bir okur hem de bir eleştirmen olarak edebiyat ile olan ilgisinin ölümüne kadar sürdüğünü gösteren bu bölüm, aynı zamanda farklı bir Hüseyin Cöntürk’ü ortaya çıkardığı için birçok okura “şaşırtıcı” gelecektir. Yazarın tamamı henüz yayımlanmayan, ama basılacağı beklenen Divan edebiyatı incelemeleri ise “modern” eleştiri anlayışına sahip bir eleştirmenin “klasik” edebiyata bakışını göstermesi açısından çok daha şaşırtıcı olabilir.
En yakın Cöntürk takipçilerinin bile daha önce görmediği bazı yazıları bulabileceği Çağının Eleştirisi, yazıldığı çağa ilişkin olduğu kadar, günümüz edebiyat eleştirisine de katkıda bulunacak bir kaynak niteliği taşımaktadır. Farklı bakış açılarıyla son 50 yılın edebiyatına etki eden Hüseyin Cöntürk’ün çalışmalarının yayımlanması, son derece sevindirici bir gelişmedir. Divan edebiyatı incelemelerinin yayımlanması ise Cöntürk’ün edebiyat anlayışını nesnel ve öznel yanlarıyla bir bütün olarak değerlendirmek için iyi bir fırsat olacaktır.
Çağının Eleştirisi I-II
Hüseyin Cöntürk
YKY
Not: Hüseyin Cöntürk 2500 sayfalık külliyatının yaklaşık 1500 sayfası "Çağının Eleştirisi" adıyla bayram sonrası çıkıyor. Ölümünün hemen sonrası yayımlanmayan, içinde eleştiriyi bıraktığı 70'lerden günümüze yaptığı gizli çalışmaların dosyalarının, eleştirmeye başlamadan önce yazdığı hiç yayımlanmamış şiirlerinin ve edebiyatçılarla yaptığı valizlerce mektuplaşmanın bulunduğu büyük bir arşiv ailesi tarafından bunlar özel denilip yakılarak yok edilmişti.
Bu toplam, kütüphanelerin 50- 60’lı yıllarda yayınlanan 50’ye yakın dergi taranarak, bu arşivlere hiç nüfuz etmemiş özel arşivlerdeki onlarca Anadolu dergisine ulaşılarak yapıldı. Çıkaran insanların politik kişiliklerinden ötürü, sözgelişi Eşber Yağmurdereli’nin ya da Hüseyin Cevahir’in Bursa’da çıkardığı Edebiyat dergilerindeki metinlere, Milli Kütüphane izleri silinip yok edildikleri için ulaşılamadı. Bu yüzden bu toplam eksikler içerse de yayımlanmış yazılarının bütününü içermeye gayret gösteriyor.
İmge vesilesiyle Cöntürk’ün kitaptaki bir yazısını gönderiyorum.
Ege
______________________________________________________
I. Giriş:
Bir eleştirmecinin yazdığı yazı okurlarca anlaşılmalı ve anlaşılan şey eleştirmecinin demek istediği şey olmalıdır. Öyle olmazsa sanatçı ile okuyucu arasında sağlam bir bağ kurulmasını beklemek boşuna olur. Bizim gördüğümüze göre, birçok eleştir¬me yazıları, değil orta seviyede bir okurca, eleştirmecilerin kendilerince bile anlaşılamayacak durumdadırlar. Bu, gelişmekte olan dilimizin bize yüklediği kaçınılmaz bir sonuç olmaktan çok, eleştirel kavramlara karşı kullandığımız kelime ve terimlerde bir birlik kuramayışımızdan ileri gelmekledir, düşüncesindeyiz. Aramızda terim birliğinin kurulmasına çalışılması, bundan ötürü, her birimizin ödevi olmalıdır. Ortak bir terim dilinin kurulabilmesi ise ancak terimlerin veya özel kelimelerin deyimlediği kavramların iyice bilinmesi ile mümkün olabilir. Yazımız, işte buradan çıkış yaparak hazırlanmış ilkel bir çalışmadan ibarettir.
Tasartı (image) yalnız edebiyatta değil başka yazınlarda da, bilimsel yazında bile, yer alan bir kelimedir. Karşıladığı kavramlar kullanılış koluna bağlı olmak üzere az çok değişik de olsalar birbirinden çok ayrılık göstermezler. Bizi burada ilgilendiren edebiyatta ve hele şiirde geçen tasartıdır. Yapacağımız tanımlama ve tanıtmalarda daha çok bu koldan, bu açıdan ele alınacaktır.
II. Tasartının tanımlanması
Tasartı, konu olarak ruhbilimde ve edebiyatta ele alınır. Edebiyatçıları ve ruhbilimcileri ilgilendirişi başka başka yönlerden olmakla beraber, tasartının tanımı her iki kolda da birdir. Daha doğrusu edebiyat, ruhbilimin yaptığı tanımlamayı kabul eder. Çünkü tasartı ruhsal bir varlıktır.
Ruhbilimde tasartı, geçmiş bir yaşantıyı temsil eden ruhsal (içsel, zihinsel) bir yapıntı veya zihnimizin tasarımlaştığı bir resim, anlamına gelir. Buradaki yaşantı (experience) duyu organlarımızın bize mal ettiği bir yaşantı olabileceği gibi idrak edilmiş bir yaşantı da olabilir. Bu iki yaşantıya birlikte “başımızdan geçen ruh durumları” da diyebiliriz. “Yapıntı”yı yaratılan şey anlamına alıyoruz. Bu yapıntıda “hatıra”da olduğu gibi bir yeniden canlandırılış, yeniden yaratılış hali vardır. Yani yapıntının her zaman bir aslı vardır, o sanki bir kopyadır, resimdir.
Şiirde tasartıları “getiren” kelimelerdir. Örneğin “gül” kelimesi okunduğu veya işitildiği zaman gözlerimizin önüne bir gül gelir. Bu gül kırmızı, beyaz veya başka bir renktedir. Bahçede, çiçekçi dükkânında, vazoda veya havada durmaktadır. Bu, önceleri gördüğümüz bir gülün hatırlanmış şekli olabileceği gibi zihnimizin tasarladığı bir gül de olabilir. Bütün bu gül tasartıları göz organımızla (görme melekemizle) ilintilidir, yani gözümüzün önünde canlandırılmışlardır, görüsel tasartılardır.
Kimi hallerde tasartı sadece gözümüze hitap etmekle kalmaz arkasından başka şeyler de getirir. Yaşayışımızda geçmiş gülle ilgili bir olay veya anıyı da hatırlamamıza sebep olabilir. O takdirde, gül kelimesi bizim için o olayı hatırlatan bir sembol yerine geçmiş olur. Bu yol sembolik etkiler gül gibi yalın kelimelerden çok mecazi kelimeler, sözler ve benzetiler kullanılmak suretiyle daha derin ve yaygın olarak yaratılabilirler.
Gül deyince kokusu da burnumuzda tütebilir. Bu takdirde, zihnimizde bir kokusal tasartı yaratılmış oluyor demektir.
“Çilek” deyince renk ve kokusundan başka tadı da zihnimizde (ağzımızda) canlanır. “Senfoni” ve “yumuşak ekmek” dendiği zaman ise canlanan tasartılar daha çok kulağımızda ve cildimizde olur.
Kısacası, beş duyu organımıza (melekemize) karşılık görünsel, kokusal, işitisel, tadımsal ve değimsel tasartılar vardır. Bütün bu tasartılar, göz, burun, kulak, dil ve cilt duyu organlarımızın bundan önce duyduğu, aldığı duyumların (sensations) yeniden yaratılmış ve onlara az çok benzeyen bir kopyasından yahut onları temsil eden bir yapıntıdan başka bir şey değildir. Anılarak yaratılan tasartılar, duyumsal yaşantılarımızın tazelenmesi olup onlara, asıllarına, çok defa oldukça benzerler. Oysa tasarım ve imgelem yolu ile yaratılan tasartılar asıl olan şeye çokluk benzemez, onu sadece temsil eden bir nitelik taşır. Nitekim bir nesne (object) kendisine benzer bir temsilli yapıntıyı, zihnimizde yaratmadan da zihnimizde düşünülebilir.
III. Başka kavramlarla karşılaştırma
Tasartı, duyum ve idrak edilen şey şu ortak nitelikte birleşirler: üçü de bir duyu organı ile sinir sisteminin faaliyetinden ileri gelen bir işlemi, ameliyeyi veya yaşantıyı ifade eder. Duyum, vücudumuzun içinde veya dışında yapılan bir uyarımın doğurduğu duyumsal (sensory) bir izlenimdir. Göz, kulak, burun duyu organlarının aldıkları izlenimler gibi. Renk ve şekil duyumlarını gözümüzle, koku duyumunu kulağımızla ve serinlik ve yumuşaklık duyumlarını cildimizle duyarız. Duyumlar ağrı ve açlık gibi vücudumuzun içinden gelen bir uyarım sonucu da olabilir. Bunlara organik duyumlar deriz. İdrak (percept, perception) duyum organları (ve sinir sistemi) yolu ile duyulup da bilinç katına erişmiş özel bir duyum hali olarak kabul edilebilirler. Bu halde duyuma bir de duyumu doğuran nesnenin bilinme işi katılmıştır.
Bilinen, idrak edilen şeyle tasartı arasındaki fark birincinin nesnenin (realitenin) kendisi olması, ikincisinin bu nesneyi temsil eden bir şey bir kopya olmasıdır. Realite ile tasartı arasındaki en önemli ilinti realite hakkındaki bilgimizin reel varlıkların bizdeki tasartılarının karşılaştırılması ile elde edilmekte olmasıdır. Tasartı ile duyum arasındaki fark da birincinin kopya-temsil, öbürünün asıl olması şeklinde açıklanabilirse de bazı istisnalar yok değildir. Şüphe yok ki kulaklarımızın işittiği bir sese, bunun sonradan kulağımızda yaşatılması, canlandırılması, çok sıcak bir havada duyduğumuz rahatsızlık duyumu ile bu duyumun sonradan hatırlanması, canlandırılması arasındaki fark, birincilerin asıl olmalarına karşılık, ötekilerin sönük ve güçsüz olmalarıdır. Bununla beraber, bazı hallerde tasartı ile duyumu ayırmak mümkün olamıyor. Hele kımıldanı (kinesthetic) duyumları ile kımıldanı tasartılarının birbirine karıştırıldığı çok oluyor. Şiiri okurken elimizde olmadan yaptığımız bazı kımıldanmaların duyumunu, eski bir kıpırdanmanın zihnimizde canlandırılmış bir tasartısı sanmak olağan bir şeydir. Tasarım ve imgelem yolu ile tasarlanan tasartılara gelince, bunlar duyu organlarının bize imlettiği çeşitli yaşantı parçalarından kurulmuş, devşirilmiş olup buradaki asıllar daha belirsiz ve tasartılar da benzer nitelikte olmaktan çok temsil edici niteliktedirler. En aşırı hal reel olmayan şeylerin tasarlanmasıdır ki, bu halde tasartı ile onu kuran yaşantılar arasında bir benzerlik sözü edilemez.
IV. Nevileri
Başlıca tasartı nevileri şu sınıflandırmalar altında incelenebilirler.
A. Bağlı ve serbest tasartılar: Bir şiir okuduğumuz zaman ilk yaptığımız iş kelimeleri görmektir. Okuma, basılmış kelimelerin görüsel duyumu ile başlıyor demektir. Buradaki ana yaşantımız bir tasartı değil de bir duyum olmakla beraber, ayrı iki türlü tasartının bu yaşantımızla, duyumuzla, sıkı sıkıya bağlı olarak ve onunla birlikte oluştuğunu da görürüz. Bir şiiri sessiz okurken kelimelerin sesleri zihnimizde yankır, canlanır, içimizde onların sesi yeniden duyulur. Gerçekte ise ağzımızdan hiç bir ses çıkarmış değilizdir, gerçekteki (actual) sesin bir benzerini düşünmekte tasartılamaktayızdır (to image). Buna kelimelerin ses tasartısı veya işitisel tasartısı deriz. Kelimeleri okurken, bir de, ağzımız kıpırdanmasa bile, sanki dudak, ağız ve boğazımızda kelimelerin telaffuz edilmişlik duygusunu duyarız. Bu da kuruluş bakımından adalevi olan bir telaffuz tasartısıdır. Kelimelerin getirdiği ses tasartısı ile telaffuz tasartısına birlikte kelime tasartısı veya görüsel duyumlara ayrılmaz şekilde bağlı olduklarından, bağlı tasartı denir.
Bağlı tasartılardan yalnız ses tasartısının eleştirmede önemi vardır. Bu önem şu üç noktada, soru üzerinde, toplanır: Sessiz okumada ses tasartılarının seçikliği, duruluğu ve hoşluğunun şiirden alınan zevkle, şiire verdiğimiz değerle ne gibi bir ilintisi vardır? Bu tasartıların insandan insana ayrılık göstermesi onların şiire karşı olan tepkilerini ne dereceye kadar farklı kılabilir? Yüksek sesle okumanın üstünlükleri var mıdır, varsa nelerdir?
Serbest tasartılara gelince, bunlar kelimelerin içimizde yarattıkları tasartıların kendileridir. Gül kelimesini okuduğumuz zaman gözümüzün önüne gelen gül şekli, rengi, kokusu gibi her duyu organımızın duyduğu duyumlara karşı ayrı bir tip serbest tasartı vardır. Edebiyatta bizi asıl ilgilendiren de bunlardır ve sadece tasartı (image) adı ile anılırlar.
B. Yalınç ve karışımlı tasartılar: Yalnız bir duyuya hitap eden, zihnimizde onun duyumunu temsil eden tasartıya yalınç (basit), birden fazla duyuya hitap edene karışımlı (mürekkep) tasartı adı veriliyor.
Yalınç tasartıların başlıcaları şunlardır: görüsel, işitisel, kokusal, değimsel, tadımsal tasartılar. Görünsel tasartılar iki türlüdür: şekil ve renk asartıları. Gül deyince şekil veya renginden biri yahut her ikisi birlikte, gözümüzün önüne gelir. Değimsel tasartıların da birkaç türlüsü var: sıcaklık-soğukluk tasartısı, değme (sürtünme) tasartısı, basınç tasartısı gibi. Bunlardan başka bir de kıpırdanı tasartısı vardır. Bu tasartı bir adalevi kıpırdanışın, hareketin zihnimizde yenilenmişidir. Ayrıca vücut içinden gelen uyarımlar sonunda duyduğumuz ağrı, açlık gibi duyumların tasartıları da vardır: organik tasartılar.
En yalınç kelime ve sözler bile zihnimizde birden çok duyuya hitap edebilir. Gül kelimesinde olduğu gibi. Bu takdir de gül tasartısı karışımlı olmuş oluyor. Bir başka tipte karışımlı tasartı daha vardır ki yerine göre pek ilginç olabilir: geçişli (synaesthetic) tasartı. Bu halde, bir duyu başka bir duyuya çevrilmiştir. Bir ses işitildiği zaman gözümüzün önüne bir renk gelmesi gibi, ses organımızla ilgili bir uyartının renk tasartısı yaratması gibi.
C. Durağan ve oynar tasartılar: Canlandırdığımız tasartının sabit veya müteharrik olmasına göre adı durağan veya oynar olur. Oynar tasartılar kımıldanı tasartıları ile bir tutulabilirler.
D. Tasviri ve sembolik tasartılar. Tasviri tasartı sadece bir zihinsel resimden, tasvirden ibarettir. Buradaki resim geniş anlamda olup yalnız gözün değil öteki duyu organlarının da ürünü olabilir. Gül deyince zihnimizin önüne (gözlerimizin, burnumuzun, v.b…nın önüne) şu veya bu şekil, renk ve kokuda bir gül gelmesi gibi. Eğer gül bize arkasından başka tasartılar yaşantılar getirirse, bu gül tasartısı sembolik olmuş olur. Örneğin gülle ilgili bir anımız bilincimize fışkırarak bazı heyecanlar duyabileceğimiz gibi, geçmiş edebiyattan bir mısrayı hatırlayarak çeşitli zengin tasartılar içinde kalabiliriz.
Tasartının bu yol ikiye ayrılması bir soyutlama sonucu mümkün olabilmektedir. Çünkü tasviri ve sembolik tasartılar çok defa birlikte olarak, karışık olarak baş gösterirler. Salt tasviri olan tasartılara daha çok nesir yazılarında rastlanır. Her somut varlığın adında az çok somut olan bir tasvir tasartısı vardır. Bu sebeple tasartılarla yalnız şiir ve nesirde değil bilim yazılarında da karşı karşıya geliriz.
E. Tasartının yedi tipi: Tasartısal (imgesel) faaliyetin niteliği ve derecesine göre tasartıları yedi tipe, kata ayıran başka önemli bir sınıflandırma da vardır. İlk kata tasartılandırma (imgelendirme) gücü ve yaptığı etki bakımından en sönük ve cansız olanlar, yedinci kata da en parlak ve güçlü olanlar sokulmuştur. Her bir katın tanımlanması ayrı ayrı yapılmış olup özel adlarla adlandırılmışlardır.
F. Misaller: Yukarıdaki tasartı nevilerini daha iyi belirtmek amacıyla birkaç misal vermeyi uygun buluyoruz. (Misallerimiz sadece tanıtlayıcı niteliktedir, değerle ilgili değildir. Ve rasgele seçilmişlerdir. Araştırılırsa daha iyi örnekler bulunabilir.)
1)
“Uzanıp yatıvermiş sere serpe;
Entarisi sıyrılmış hafiften;
Kolunu kaldırmış, koltuğu görülüyor;
Bir eliyle de göğsünü tutmuş”(O. Veli)
Buradaki tasartılar tasviri ve durağan tasartılardır. Ayrıca kişiye göre sembolik nitelikte de olabilirler. Hepsi de görüseldir ve daha çok bir şekil canlandırılmaktadır. Bununla beraber, arka görünürde veya daha az etkili olmak üzere, renk imgeleri de vardır: “Entarisi sıyrılmış” sözü gözümüzün önüne bacakların yalnız şeklini değil rengini de getirir. Baskın olan nitelik burada kımıldanıdır. Ayrıca “el” ve “pul pul” kelimeleri değimsel bir tasartı, “pul pul” kelimesi bir renk tasartısı, “deniz” kelimesi serinlik dolayısıyla bir sıcaklık soğukluk tasartısı ve belki de bir koku (yosun kokusu) tasartısı getirmektedir.
2)
“Ağları silkeledikçe
Deniz gelecek eline pul pul.”(O. Veli)
Baskın olan nitelik burada ki…
3)
“Yaşadım!
İncirin dallarında yürüyen süt
Yonca tarlasından gelen nefes
Horozun ibiğinden damlayan kan
Yollar ve sevgili türküler şahidimdir.”
(B. R. Eyüboğlu)
Burada da baskınlık oynar tasartılardadır, denilebilir. Birinci satırda en çok kımıldanı sonra renk (beyaz ve belki de yeşil) tasartıları kendilerini duyuruyor. İkincide kımıldanı tasartıları ile değimsel tasartılar (nefesi vücudumuzda duyma) var. Fakat ağır basan yine kımıldanı tasartılarıdır. Üçüncü satırda ise renk tasartısının kımıldanı tasartısından daha önce geldiği söylenebilir. Sonuncu satırda şekil ve ses tasartıları aynı kuvvette kendilerini göstermektedirler.
4.
“Akşamdan kaybolacak saçlarının beyazı”
(Tuna Arkun)
mısrasında renk tasartısı baskın, şekil tasartısı arkadadır. Her ikisi de görüseldir.
Pazar Postasının Notu: Eleştirmenin bilimsel bir düzen ve anlayışla ele alınmasını isteyen, Hüseyin Contürk’ün “Eleştirme» üzerinde yazdığı yazılan okurlarımız iyi bilirler. Hüseyin Cöntürk, eleştirme de bir ilerleme, gelişme olabilmesi için, eleştirmenler arasında kullanılan bazı sözlerin herkes için aynı olan kavramları yüklenmesini ilk iş olarak düşünmektedir. Bu konudaki çalışmasının ilki de image, kendi söyleyişiyle tasartı üzerinedir. On daktilo sayfası tutan bu yazıyı. Türk Dili dergisi, okurları için ağır bulduğunu bildirerek geri çevirmiştir. Bizim sayfalarımız on daktilo sayfası tutan. bir yazıyı yayınlamaya elverişli değil... Ama, bugün biz de birçok kavramlar yüklenen image sözünün durulup, belirmesi, elbette Mecnun ile Leyla üzerine yazılmış bir kaç seri yazıdan çok önemlidir. Onun için biz bu yazıyı dört sayıya bölerek, zevkle yayınlıyoruz.
(Pazar Postası, 9 Aralık 1956)
Vitrindekiler
Evvel Zaman İçinde/ Orhan Birgit/ Doğan Kitap/ 406 s.
'Çağının Eleştirisi' Hüseyin Contürk'ün "Bütün Yazıları"nın ilk adımını oluşturuyor. Yapıtın ilk cildi, Contürk'ün sağlığında yayımlanmış beş kitabına ek olarak "Kuramsal Yazılar", "Metin İncelemeleri" ve polemiklerinin yer aldığı "Tartışmalar" bölümlerinden oluşuyor. ...
Cumhuriiyet Kitap, 16.02.2006
|